ne kadar daha (“how much longer”)

Reciting one of my Turkish poems. I added a translation into English below.

Ne kadar kalacağım ben buralarda?
Bu kör sokaklarda gezip dolanmam
ne kadar daha sürer, söyler misin?

Çevremdeki dağlara baksam yine de,
doruklarındaki buz tabakası eriyip
kar çarşafı bulanıp toprağa kaybolur.

Ben de erim erim eriyorum ahirül’emr.
Kızım “Dahası var mı?” atıyor bana.
Benim gibi çok soruları var elhamdülillah.

Ama Ahir kabir sualimi katlanır mı?

“Bahar geldi sonunda,” diyor coşkuyla,
“Gel, Baba, dışarıda biraz oynayalım,
ne dersin?” Gözleri ümitle parlıyor.

Sevgiyi bakışlarında öğrendim yeniden.
Ama her şey sona erer Allah’ın emriyle:
sevmek de kalmak da olmak da.

Kesinlikle sorularım da biter
en sonunda, bundan hariç yalnız:
Ne kadar kalacağım ben buralarda?


How much longer will I reside here?
Tell me, how much longer
will I wander these blind streets?

And if I again glance at the mountains
that surround me, the snowy veil that covers
the peaks melts into the earth and disappears.

In the end I too melt away. My daughter
asks me, “Is there anything more than this?”
Like me, she too has many questions, thank God.

But does the end, the grave abide my questions?

“Spring has finally come,” she says happily.
“Come on, Papa, let’s play outside,
what do you say?” Her eyes sparkle with hope.

In her expression, I discover anew her love.
And yet it is God’s will that all must end:
loving and remaining and being.

Of course, my questions too must end,
ultimately, excluding only this:
how long will I yet remain here?

prensesim (“my princess”)

I know I shared this one only recently, but wanted a chance to record it as well for any who might have wished to hear how this sounds in Turkish:

prensesim,
yüreğimin sonsuz amiri
yıldızların parlayan şiiri
her renginin mükemmelliği
bütün soruların en doğru cevabı

prensesim,
inan, sana yüreğimi
sonsuza dek veririm
öldüğümünden sonra da
durmadan veririm sana

prensesim,
göklerin güzelliği
senden akar bir nehir gibi,
kayığımın içinde geziyorum
hep seni beklerken


my princess,
eternal master of my heart
shining poem of the stars
perfection of every color
truest answer to all questions

my princess,
believe, to you I give
my heart forever
and even after I die
ceaselessly I give it to you

my princess,
the beauty of the heavens
flows from you like a river,
and within my boat I journey
waiting ever for you


[Feel a need to apologize, just in case–it has been quite a while since I’ve written anything at all in Turkish, let alone a poem. So if I have made shameful mistakes, please forgive me.]

uzaktan

uzaktan duydu yüreğim
yumuşak bir aryayı duydu
sakin bir sabahı andıran
doğal bir sesi duydu
ve bunu dinleyip uğraşıyordu
anlamaya

uzaktan gördü yüreğim
aydınlık bir umudu gördü
pırıl pırıl parlayan
gecenin ilk yıldızı gibi
ve ona bakıp uğraşıyordu
hatırlamaya

uzaktan sevdi yüreğim
o kadar güzel bir kadını sevdi ki
gece yalnızlığının soğukluğunu
defeden yeni doğan güneş gibi
ve onu isteyip uğraşıyordu
uçmaya

Renklerin (Your Colors)

[NOTE: Sometimes a verse comes in a language of its own choosing. But I wanted this one to be understood in English as well. It was important to me. So the translation is below.]

bütün renkler aniden kırılırsa
beni hâlâ seslenebilir misin
aşkım

tüm tonlarım gündüz gece
sesinin derinliğinden yükselir
neşeli

çağrın beni bulmadan önce
boş bir düşünce gibi geçti
hayatım

boya beni sözlerinle dokularımı
boya işte arzularımı ve izin ver
yaşamıma

(if all the colors were suddenly to crack
would you still be able to speak me
my love

day and night arise all my tones
from the depths of your voice
joyful

before your call had found me
like an empty thought had passed
my life

paint me, my textures, with your words
color thus my longings and permit me
to live)

Salt Lake City 22 May 2012

A mosaic from Aizanoi, Turkey (1992)

Anne (Mother)

ismim adamdır, hayır bu doğru değil
adım oğul, senin oğlun, insanoğlu
aslında, iki yüz bin yılın küçük bir
parçasıyım ben bu soğuk geçici cihanda
kırk sekiz yaşıma vardım demin ve
anladım ki yaşlandım artık inan bana
zayıfladım da hem bedensel olarak
hem de zihinsel, ağıtsal geliyor bu
kalbimde bile kalmadı eski gücüm

neyse tükendi yaşamım, canım anne
söyle bana, hayatta olsaydın hâlâ sen
hakkımda ne düşünürdün günün ışığında
gurur duyurdun mu sen uzun boylu
çatlak suratı çok öğrenmemiş oğlunla
yoksa yüzünü çevirir miydin tabana
üzgünüm anne acı acı üzgünüm ben
bu aptal adama verdiğin hayatımı
boşuna verdin saf bembeyaz ruhundan

bu sabah bir göz attım gökyüzüne ve
fark ettim ki gökyüzün rengi aynıydı
doğduğum günkü öfke dolu rengi ile
hiç değişmemiş şu sonsuz gök küresi
müziğimi çalarken C notu da aynı
babam sana söylediği şarkının notu gibi
dünya değişmiyor bir türlü anneciğim
anlayamıyorum, anlamazlığım da aynı
biliyor musun aynı evde oturuyorum
aynı tanıdığın biriyle bile, evet tam o
gördüğün perdeler daha asılı duruyor
pencerede aynı model aynı renk
herşey aynıdır, hatırlıyor musun bunları
gerçekten bu renkten nefret ediyorum

fakat kinimi kanımı boş yere harcıyorum
nafile sürdürüyorum bu anlamsız varlığımı
anlamsız diyorum ben ama bu hayatın
asıl anlamı anlamsızlıktır biliyor muydun
bu gerçeği oğrendin mi ayrılmadan önce
galiba bilmiyordun canım annem şükürler
Allah’a şükür, aileni bile tanımadan gittin
öbür inanamadığın dünyaya ve sevdiğin
oğlun burada kaldı çirkin hatasıyla dolu
suçlarla kusurlarla dolu bırakıldı daha
niye, soruyorum ki, neden yaşıyorum
ben bu ipsiz sapsız cihanda aptalca
yakalanmış ahlaksız adam bu tuzakta

yaşlandım artık anneciğim, zayıfladım
bedensel olarak zihinsel de, buradayım
geleyim mi anne geleyim istersen
çağır beni önceki gibi güzel sevgiyle
dolu sesinle çağır ve geleyim hemen
inan bana anne, nihayet geliyorum inan

Salt Lake City 09 May 2012

Kaybolanlar

Ben doruklarda dolanmaya isterken, göğe bakma niyetinde yaşarken,
toprağın, taşın, çiçeğin, titreyen ot sapının bile farkında değildim.
Yeşilliğin yeşili, maviliğin mavisi, fısıldayarak kavuşan esintilerin sesi,
bahçedeki oynayan, kıpkırmızı topa yürüyen çocuğumun gülmesi,
yeryüzüne hasretle bakan dolunayın hayal kırıklığıyla öfkeli parlaması,
yuvasındaki becedin, tam penceremin önüne bir kanadı düşürmesi,
sessiz odada son nefesini alırken, annemin yüreğinin şiddetli çatlaması,
hiçbir şey fark etmedim gibi yaşadım ben, hep “Daha, daha” derken.
Her yaşadığımız anın eşsiz bir hazine olduğunu hiç idrak etmedim ben.
Gözü kapalıymış seyrettim gökyüzündeki renklerin dans etmesini.
Hep soğuk sözleri düşünürken hasetli zamandan çevirdim yüzümü.

Sessizliğin Sesi

sessizliğin sesi bana yine söyleniyor ağır sözlerle
ama aşktan mı bahsediyor kinden mi hiç anlamam,
ne yapacağıma da şaştım bu hidayetsiz hayatımda,
kulak vereyim mi acaba, yoksa yüzümü çevireyim
öyle derin derin düşünürüm ki ama hareket edemem,
ellerim boşluğa bağlı, bacaklarım da ipek zincirleriyle
altın bir kafeste kulluk ediyorum rüya kraliçesine,
deniz altından çıktığı aşk köpüğünden dolu bir kabukta
Venüs’ün dudaklarına içini çekiyor zavallı gönlüm,
zihnim de dans ediyor Kız Külesinin tepesinde
deli sultan gibi, silah tutup kurşun sıkıp durmuyor,
ama gökten beklediğim emir inmiyor bir türlü,
dalgalar sakinleşiyor kör bir kuşun kanatlarının altında
ve sevgilimin mermer gönlü aşkımın yuvasında eriyor

Salt Lake City, 23 March 2011

AY

Yüreğimin isimsiz bir karanlık köşede
tuhaf merhametsiz bir şarkı söyleniyor.
Orada uzun boylu siyah saçlı bir kadın
avlağı arayan bir canavar gibi dans ediyor.
Bana fena gözle bakanı iyi tanıyorum,
benden istediklerini çok iyi biliyorum.
Âlemde salgın yayar gibi salıyor kalbimde,
aç kurt gibi dişleri, pençeleri atıyor bana.
Göğüslerinin salıntısı boyar gözlerimi,
çalkaladığı kalçaları beni benden çalıyor.

Diyorum ki, “Kendimi içine kaybetmek arzu duyuyorum.”
Diyorum ki, “Aniden bedenine büsbütün batmak istiyorum.”
Diyorum ki, “Esmer kadınlığında yok olmak diliyorum.”
Bu dünyadan bıkıp, “Ye beni” yalvarıyorum.

Tam o anda başka köşeden bir ışık parlıyor,
yüreğimin karanlığını parça parça ediyor.
Zulmetten tatlı bir aydınlık üstüme doğar,
göklerde asar halkların sevimli gaye-i hayal gibi.
Dansözün kini boş gözlerinde bir ateş yakar,
yanmadan dönüp enfes bir yolu gözlüyorum.
Gökteki güzel aya “Selamünaleyküm,” diyorum,
o da, “Aleykümselam, canım,” yanıtlıyor gülerek.
“Niye o kadar çok beklettin beni?” soruyor.
Utanıp “Yolumu kaybettim,” diye cevaplıyorum.

Soruyor ki, “Nerede olduğunu biliyor musun şimdi?”
Soruyor ki, “Nereye gideceğini kabul ediyor musun?”
Soruyor ki, “Ne istediğini nihayet anlıyor musun sen?”
Gülümsüyorum güllerle dolu ayıma. “Evet,” diyorum.

“O zaman … gel.”

Yokluğunda

yokluğunda

 

ölüyorum az daha

soğuklukta titreyerek düşüyor

sarı kırmızı yapraklar, donmuş yere

çevremde kendi kendini kucaklayanlar

kaybolmuş sıcaklığını, umutluğunu

yakalamayı uğraşıyor, bunalımlı sessizlikte

ben de sana elimi uzatıyorum, boşuna

 

senin anlamsız yokluğunda

 

aynanın önünde dururken

tuhaf yüzümü yokluyorum

kim bu dayanmadığım el

memleketi neresi, ailesi kim

buzlu kaplanmış çehre

niye bana bakıyor durmadan

bakma, herif, yalvarıyorum

 

senin kahrolası yokluğunda

 

kuşlar gitti yine, kaçtı güneye

birbirine çağırarak, kanatları

görmeyen dünyayı kaplıyordu

habersiz gitti, senin gibi

ve ben ellerimi yine uzatıyorum

ama daldan düşmüş bir kuş gibi

uçamam, kanatım kırdı, kalbim de

 

yokluğunda